Aslında Türkiye’nin genel piyasalarının durumu bizim yaşadıklarımızdan farklı değil. Hatta geçmiş dönemlerde, Adil Bey daha iyi bilir, reklam sektörü bu işten en son etkilenen sektördü. Biz çok kötü dönemlerde bile iş yaptık. Bizi etkileyen şeyler nelerdir: Paranın sirkülasyon yapmaması, vadelerin uzun olması, karşılıksız çeklerin fazlalaşması vb. Esasında Türkiye’nin konumunu tarif ediyorum.
Çelişen şeyler neler biliyor musunuz? Yapılan açıklamalar. Kaynaklar farklı veriliyor bize. Deniliyor ki her şey yolunda. Para var, iş var, yatırım var her şey var. Niye Avrupa’da yapmıyorlar? Orada insanlar para harcarken elleri titriyor. Benim vatandaşım ise vadeli olan her şeyi alıp götürüyor, gerisini düşünmüyor.
Muzaffer Dikici: Devlette altmış milyar dolar sıcak para var. Nedir sıcak para? Dışardan gelmiş borsaya, oraya, buraya yatırım yapılmış bir paradır. Altmış milyar dolar çok büyük bir para Türkiye için. Türkiye 2000 yılında 6.8 milyon dolara batıyordu. 5 milyar dolara Nisan ayında kriz çıktı. Şimdi bu bize neyi açıklıyor? Politikalarımızı aslında bizim saptamadığımızı açıklıyor. Eskiden bir ülkeye giriyordun, işgal ediyordun, orayı yönetiyordun. Şimdi bunu yapmana gerek yok. Asker kullanmana da gerek yok, Yüz kırk milyar dolar para harcamana da gerek yok. Adamı altmış milyar dolar borçlandırırsan, sıcak para verirsen istediğin gibi yönetirsin. Bu ülkedeki bütün para politikalarını başkaları yönetiyor çünkü haksız mıyım? Peki, sonuçları ne olacak? Bazıları tökezleyecek, zincirleme kazalar yaşanacak dolayısıyla. O zaman da Türkiye’nin gerçeği ortaya çıkacak. Ben her zaman şunu söylerim; işte biz hep Türkiye’de kiş başı milli gelir 5 bin doların üstüne çıktı deriz. Bu şu demektir: adil bir dağıtım olsa, milli geliri 70 milyona bölsek, kişi başına beş bin dolar düşecek anlamına geliyor ama Türkiye’de adil bir dağıtım yok.
“Doğru düzgün vergi vermeyen, sigortasız işçi çalıştıran firmalar akıl almaz fiyat teklifleri veriyor.”
E.C.: Söylediklerinize katılmamam mümkün değil. Ülke ekonomisinin kontrolü ulusal mekanizmada değil, bu bir gerçek. Ekonomimizin lokomotifinde Türk makinist yok. Bu durum nereye kadar böyle gider, ekonomi ne zaman düzlüğe çıkar bilinmez.
Muzaffer Dikici: Esasen sektörümüzün kaderi de ülke politikalarına bağlı. Bizim ülkemizde her an her şey olabiliyor, marjinal politik kararlar alınabiliyor. Gariplikler ülkesiyiz biz. İşte bu durum ekonomik olarak bizi çok etkiliyor. Uzun vadeli yatırım veya planlama yapamıyoruz. Çünkü birisi gelip hemen oynayabilecek veya bu durumu değiştirecek tedirginliğini yaşıyoruz. Bizi rahatlatan nedir? Bu kadar uzun süre istikrar yaşamamıştık. İnsanlar öyle hale geldi ki artık, kötünün iyisine razı olabiliyor. Hal böyleyken, mesela ben işimi geliştirmeyi düşünüyorum ama bir yandan da tedirgin oluyorum. Çünkü pay büyüdü belki ama eskiden denetim on iken, şimdi yüz tane denetim var üstünde senin. En büyük ortağın devlet. Devlet soruyor sana her şeyin hesabını. Hal böyle olunca doğru düzgün vergi vermeyen, sigortasız işçi çalıştıran firmalar bizi baltalıyor ve akıl almaz fiyat teklifleri veriyor.
Adil Aydoğan: Onlarla rekabet etmemiz mümkün değil.
Muzaffer Dikici: Aynen öyle. Verdiği fiyatlarla piyasayı allak bullak ediyor. Bu kişi vergi vermiyor ki. Yüzde yirmisini gelir vergisi olarak vermek, sigortalı eleman çalıştırıyorsan sosyal haklarını vermek zorundasın. İş veren firmaların üretim firmalarını rekabete sokmaları sadece fiyatları aşağıya çekmek için. Hele o büyük firmalar iş yaptıracağından değil, kurumsal bir takım firmaları aşağı çekmek istiyorlar. Mürekkepten tutunda diğer malzemeleri alt alta yazıp maliyetlerini hesaplayınca, üstüne vergisini vs. sini de ekleyince her şey net şekilde ortaya çıkıyor zaten. Ama hesap yapacak adamlar yok bizim sektörde. Çünkü hepsi ufaktan işini genişletmiş ve işi hala kendi elinde kontrol eden ve bunu bilimsel bir aşamaya dönüştürmeyen insanların yön verdiği firmalar çoğunlukta. Bunlarla rekabet etmek yanlış olur. Piyasadaki bilinçsizlik kötü rekabeti, minimum karla çalışmayı getiriyor. Hatta zararına çalışmayı getiriyor. Bazı hesaplar yapıyorsun kendi kendine: “Bunu yapması imkânsız böyle bir şey olamaz” diyorsun. Bunu dedirtecek hareketleri çok büyük kurumsal firmalar da yapıyor, ben buradan isimlerini vermek istemiyorum.
E.C.: Ama dediğin gibi bu firmalar denetim altında olursa bunlar olmaz. Yapamazlar yani.
İbrahim Tekeş: Muzaffer Bey’in dediği gibi, kesinlikle olmaz. Şimdi bazı noktalar hiç hesaba katılmıyor. Nedir bu noktalar? Bahsettiğimiz türde firmalar, mal aldığı yere parayı da ödemiyor. Bu demircisidir, tabelacısıdır, malzemecisidir ama ödemiyor açıkçası, biz bunları yaşadık.
Adil Aydoğan: O söylediğini her firma yapamaz. Kurumsal firma yapamaz. Şimdi Muzaffer Bey yapabilir mi öyle bir şey? Kesinlikle hayır.
“Bu sektörü SignGraphic bilinçlendirecek, başka türlü olmaz.”
İbrahim Tekeş: Anadolu’da kurumsal diye bildiğimiz çok büyük firmalar var. Buradaki firmalar kadar büyük değil ama seninle aynı rekabete giriyor. O da on beş yıllık, otuz yıllık reklamcıyım diyor. Bilsen otuz kere isim değiştirmiş. Sağdan soldan araç almış, onun parasını dahi ödememiş, yıllarca oyalamış. Böyle bir kişi seninle rekabete giriyor düşünebiliyor musun? Biz buradan seyrediyoruz. Çok eski olanlar biliyor o tip firmaları. Nereden biliyorlar? Eline çeki geçmiştir, çek ödenmemiştir. Malzeme vermiştir taahhüt edilenleri alamamıştır vs. Antalya’da yıllardır yapanlar var bu işi ama isim söylemeye gerek yok. Takıntısı olmadığı insan kalmamıştır piyasada. Ama bu kişi seninle aynı rekabete girebiliyor işte. Diyelim ki Muzaffer Abi bir fiyat veriyor, diğer firma daha düşük fiyat veriyor. Oradaki zararını nasıl kapatacak? Başka bir yere olan borcunu ödemeyerek tabi. Ama bunu Muzaffer Abi yapamaz, kendisine yakıştıramaz. Bahsettiğim türden firmalar bunu rahatlıkla yapıyor. Ben bunları yaşadım. Mesela vardı birisinde öyle alınacak bir miktar param. Duyuyorum ki çok sayıda belediyeye iş yapıyor, banka kredili araçlar satın alıyor ama bana olan 6 bin YTL borcunu ödemiyor. İstiyoruz parayı, pişkinlikle “öderiz” diyor. Ben ne yapıyorum, iş yaptığı belediyelerdeki parasını bloke ettirip öyle alıyorum paramı. Sonra gelip ağlıyor, neden böyle yaptın diye. Bu sektörü Emin abi, SignGraphic bilinçlendirecek, başka türlü olmaz çünkü.
“Makine satmak demek, evlilik yapmak demektir.”
E.C: Makine satışlarında durumlar nasıl peki?
Adil Aydoğan: Makine satışında rakamlar o kadar düşmüş ki, makineyi satan insanlar; “Ben bunu sattıktan sonra servisini verirsem zarar eder miyim?” diye düşünüyor. Yoksa makineyi alıp getirecek olduktan sonra herkes getirebilir, herkes ithalat yapabilir. Bazı hizmetleri tam anlamıyla verebilmek için köklü olmak lazım, firma geçmişinin sağlam temeller üzerine kurulmuş olması lazım. Ama buna rağmen bazı insanlar makine getirip satıyor ve sonra da diyor ki “Ben iki sene garanti veriyorum”. Kaç senelik firmasın? Daha yeni kurulmuşsun, bakıyorsun dört kişilik bir firma. Bir tanesi çaycı, bir tanesi kendi, bir tanesi satış elemanı, bir tane de servis elemanı var ve bu kişi garanti veriyorum diyor. Neye göre, nasıl veriyor ben anlamıyorum. Bence makine satmak demek, evlilik yapmak demektir. Satın alan kişi yarın bir gün seni arayıp “benim makinem çalışmıyor” dediği anda gereken hizmeti verebilmen gerek veya o sözü hiç duymaman lazım.
Başka bir nokta daha var, mesela benim sattığım makinenin aynısından getirtilmiş ve müşteriye satılmış. Fakat müşteri satın aldığı kişiyi daha sonra arayıp bulamayınca bana geliyor ve “teknik servis ver” diyor. Servis vermezsen sen de kötü insan oluyorsun. “Yahu sen bu makineyi satmıyor musun” diyor. Satıyorum da makineyi benden almadın ki. Sen benden teknik servis hizmetini alacak bir bedel ödemedin bana. En azından böyle bedel ödeme bilincine sahip olman lazım. İnsanların makine satın alırken bunları düşünmesi gerekiyor. Aynı şekilde malzeme alırken de aynı şeyi düşünmek zorunda. Fakat son zamanlarda bir bilinçlenme var diyebilirim. Şimdi işi öğrenmeye başladılar. Hakikaten çok daha düzgün firmaları, geçmişi olan firmaları ve gelecekte de bu işi yapmaya devam edecek olan firmaları tercih etmeye başladılar.
“Bu işi sen yapmaya yetkilisin veya değilsin diyen ne bir derneğe, ne bir odaya sahibiz ne de bununla ilgili bir eğitim kurumuna sahibiz.”
Muzaffer Dikici: Bir de mesleği basitleştirme söz konusu. Mesela şahsın bir tane oğlu var, diyor ki “oğluma bir iş olanağı sağlamam lazım”. Kendince düşünüyor ve oğluna bir plotter, bir de baskı makinesi alıyor ve oğluna iş kuruyor. Yani reklamcılık buraya kadar düşmüş durumda. Ne, neye yapışır, ne nerede nasıl durur, hangi parça nerenin onu bile bilmiyor, iç mekanla dış mekan baskıyı ayırt edemiyor. Bu nedenle yapılan baskıdan hayır gelmiyor çünkü dediğim gibi bölünerek çoğalmış. Böyle genişlemiş bir sektörüz biz. Çünkü bu işte bir ehliyet de yok. Daha önce söylediğim gibi bir kuaföre gidiyorsun, kalfa olacaksın eğitimini alıyorsun değil mi? Eğitimini alıyorsun öyle yapabiliyorsun bu işi. Bizim işimizin sorumluluğu daha fazla halbuki. Reklamcılık yapmak isteyene bu işi sen yapmaya yetkilisin veya değilsin diyen ne bir derneğe, ne bir odaya sahibiz ne de bununla ilgili bir eğitim kurumuna sahibiz. Eğitim kurumunun da bu piyasaya nasıl eğitim vereceğine bakmamız lazım.
Şaban Beyler: Sektör hocaları eğitecek, hocalar da talebeleri eğitecek bu böyle olur.
Adil Aydoğan: Hocalar gelip önce bizden eğitimi almalı sonra eğitmeli.
Muzaffer Dikici: Reklamcılık bana göre sadece baskı değil.
İbrahim Tekeş: Açıkhava Reklamcısı ustadır, tabela ustası.
“Bizim mesleğimizin hem sanatçılık hem mühendislik yönü var”
Muzaffer Dikici: İşin içinde bir sanat, bir mühendislik olayı var. Bunların hepsinin bir tabelacıda olması gerek. Bugün reklamcı diyebileceğim insanların içerisinde en azından sanatsal görüşü olan, o bakışı içeren bir takım şeyler olması lazım. Reklâmcılık çok geniş bir kavram. Biz bunu kesiyoruz, biçiyoruz, bölüyoruz hepsini aynı kefeye atıyoruz. Aslında genelde koskoca bir üretim alanından bahsediyoruz, binlerce kişiden bahsediyoruz. Kendi aramızda bile Açıkhava Reklamcılar Derneği kuruyoruz ama kimi kapsaması gerektiğinin bir türlü adını koyamıyoruz. Satıcıları mı kapsasın, imalatçıları mı kapsasın? Bunun açıklaması bile yok. Aslında biz kendi adımıza bunu ayıklayamıyoruz. Bu kargaşanın içinde biz kendimiz bulunuyoruz ve bunun açıklamasını yapamıyoruz. Herkes bir araya geliyor işte malzeme satıcıları, dijital baskıcıları, tabelacılar… Fakat bunları hep bir araya aldığımız zaman sanki kendi adını komple açıklıyormuş gibi görünse bile, senin bulunduğun dernek bunun tamamını kapsamıyor.
En az on bin tane kayıtlı vergi veren reklamcı var ama Açıkhava Reklamcılar Derneği’ne kayıtlı 168 tane kayıt var. Bu sayının 168 olması demek ki insanların sektörüne sahip çıkmadıkları anlamına gelir. O insanlar kimlerdir? Kendimizden bahsediyorum. Kendi sorunlarımıza sahip çıkamıyoruz, çünkü insanlar artık kendi kabuğuna çekilmiş kötü bir rekabet yapıyorlar. Kötü rekabetten kastım, kendi bindiğin dalı kesmek. Bu bizim ağacımız, biz bunu sulayalım bunun meyvesiyle hep beraber geçinelim yerine, ağacı keselim zihniyeti hakim sektöre. Sektörümüzü geliştirmek istiyorsak biz doğru rekabet yapmalıyız. Kendi sektörümüzü bilinçlendirmemiz lazım. Hakikaten gelişmek, yanındaki insana zararlı olmak değildir. Ben doğru rekabete hiçbir zaman hayır demem. Çünkü doğru rekabet aynı şartlarda rekabettir. Aynı şartlar nedir; dolandırıcılığı olmayacak, her şey açık ve net olacak. Bu rekabet hepimizi geliştirir. Ama sahtekarlık, dalavere ile bu sektör genişlemez, sürekli darbe yer. Bu sektörün bilincinin gelişmesini sağlamamız lazım ve birbirimize destek olmamız lazım. Bundan sonra doğru tahliller yapıp, doğru verileri toplayıp doğru insanlarla ticaret yapmamız lazım.
E.C.: Yani yalanı dolanı olmayacak, sözünde duracak. İnsanlar küçük çapta çalışabilir, ama insan mutlu olmayı ve mutlu etmeyi seviyorsa, dürüstse herkesle beraber olabilir, herkesle bir araya gelebilir. Çünkü onun bu dünyaya bakış açısı lazım bize. İşi, gücü değil beyni, görüşleri lazım. Akıl akıldan üstündür. Akıllı insanlar bir araya geldikleri zaman güç meydana getirir. Bakın şu durumda belediyelere karşı bir yaptırımımız söz konusu değil, bir tavır koyamıyoruz.
Muzaffer Dikici: Belediyeler seni bir kitle olarak görmüyorlar. Kitle değilsin, 168 kişilik bir grupsun.
Adil Aydoğan: 168 kişi değil. Şimdi yönetim kurulunda kim var? Oranın gücü o. 168 kişinin gücü yok orada.
E.C.: 168 kişinin içinde konuşabilecek, haklarımızı savunabilecek, ses getirecek sekiz kişi olsa orada, sorunlarımız yine çözülür. Bırakın 8 kişiyi bir tane avukatımız olsa işinin erbabı, konuşkan ve hak aramasını bilen bir avukat, o zaman bana göre büyük yol kat ederiz.
Muzaffer Dikici: ARED’e ben zabıta alınmasını önereceğim. Belediye zabıtası alınsın. O daha çok söz sahibidir açık havada.
E.C.: Türkiye’de bir takım sivil toplum kuruluşları var, mesleki örgütler var, şoförler derneği var, berberler derneği var ve bu derneklerin otuz yıllık, kırk yıllık başkanları var hiç değişmemiş. Nasıl yapıyor bu işi? Herkesi sesiyle, gücüyle yada tavırlarıyla etki altına almış. Uygulamalarıyla da fark yaratmış. Ama o adamın siyasi partiler nezdinde, diğer kuruluşlar nezdinde, hükümet erkanında, yani protokolde de yeri var.
Muzaffer Dikici: Bizde öyle bir şey yok çünkü kitleyi temsil edemiyorlar.
Şaban Beyler: Yönetim kurulunun çalışmasıyla bu iş bitmez. Yönetim kurulu yine yönetecek ama yönetim kurulunun aldığı kararları uygulayacak, altta maaşını alan profesyonel insanlar olacak. Yönetim kurulundaki insanlar herkes gibi, sizler bizler gibi işi gücü olan insanlar. Ne kadar vakit ayırabilirler ki?
E.C.: Ama vakit ayıracak. Mesela sen dışarıda geziyorsun yada İbrahim Bey de geziyor. Biz yönetimde olsak kendi işimizde fazla değil, dışarıdaki işlerimize zaman ayırabilecek tipte insanlarız. Bu tip insanlar lazım oraya. Yani benim işim var, işimden dolayı zamanımı ayıramıyorum demeyecek insan lazım.
Şaban Beyler: Üç beş sene sonra Adil Abi emekliliğe çekildikten sonra, başına gelirse çok iyi şekilde yönetir.
Ama Adil Abi hala aktif bir adam
şimdi yapamaz ki.
Adil Aydoğan: Ben hayatta yapamam o işleri. Biz üreteceğiz, işimiz o. İnsanları yönetmek çok ayrı ve zor bir iş. Oraya çıkıyorsan ve oradan seçiliyorsan o işi yürüteceksin. Yoksa girme, neden başkan oldun. Yani bir yeri yönetiyorsam, o işyerini yönetebildiğim için oradayım ben. Yönetemezsem o iş yerini iki gün sonra kapatırım.
Şaban Beyler: Başkan dediğin her şeyi yapan kişi değildir. Başkan yönlendiren kişidir. Yönlendiremiyor demek ki.
Adil Aydoğan: Ben sana başka bir şey söyleyeyim: 2002 senesinin sonu, ilan - reklam vergilerine yüzde bin zam geldiğinde, biz dört tane reklamcı benim Bakırköy'deki büroda toplandık. Sabah, Milliyet ve bir gazete daha vardı, üçü birden geldi röportaj yapıldı. Ertesi gün manşetteydik. Bunu yapabildiler mi? Onlar dernek çatısı altında, biz dernek değiliz. Ben o zaman dedim ki bunu yaparsan Emin, bir güç oluruz. Hepimiz birer kibrit çöpüyüz ama bunu kırk tane yaparsan kıramazlar. Biz o dönemde bile Sözen’e çıktık ama hiçbir şey yapamadık. Avukatla gittik Sözen'e, adam bizi içeri bile almadı. Ama biz dört kişiyiz. Bizim yaptığımızı yapamadı ARED. Biz dört tane adamdık yüz altmış tane üyesi varmış şimdi ARED’in. Bunun değerlendirmesini siz yapın artık.
E.C.: İmalatçıların iş alamayışının sebebi, reklamverenlerin yüksek vergiler karşısındaki çaresizliği.
Adil Aydoğan: Şu anda belediyelerin tutup kendi yandaşlarına tabela yaptırmasını açıklayabiliyor musun?
E.C.: Bütün üst geçitler kime ait?
Adil Aydoğan: Ared ne iş yapar? Bir isimden ibaret, başka bir şey yok. Varsa isminin dışında yaptığı bir şey söyleyin bana.
Şaban Beyler: O zaman gelip bunları içeride çalışarak söylemeniz lazım.
Adil Aydoğan: Ben diyorum ki, bir iş yaparsam hakkıyla yaparım. Yapamazsam hiç yapmam.
Şaban Beyler: Dışarıda mücadele olmaz abi. Sahada konuşacaksın. Gideceksin sahada mücadele edeceksin.
Adil Aydoğan: Bak Emin Coşkun kurdu orayı. O zaman söylemiştim, kurarsan arkandayım. Ne diyorsun Emin? Öyle mi?
E.C.: Birimizin ön ayak olması gerekiyordu.
Adil Aydoğan: Bizim insanımız bir araya gelmez, kuramazsın Emin demiştim.
E.C.: Ama ben burada neye güvendim? Aklı başında, vizyonu olan, yenilikçi, mesleğine saygı duyan insanlar var, onlarla bu iş yapılırsa olur.
Adil Aydoğan: Ankara’dan iş bitirilmeye çalışılıyor ama Ankara kolay iş mi? İlk önce göreve belediyelerden başlamak gerek.
E.C.: Şimdi biz ufak ufak başlayıp ta böyle toplantılar yaparsak, ARED’i hep beraber ayağa kaldırırız gibime geliyor arkadaşlar. Hepimizin biraz çaba sarfetmesi gerek, bu sektöre saygı duyan, mesleğini seven her insanın görevi. Sektörünü, sektör olarak kabul ettirecek ve söz sahibi yapacak çalışmalarda herkesin taşın altına elini koyması gerek. Herkese geldiği için tekrar teşekkür ediyorum.
|